YÜKLENİYOR
Gıda Mühendisi Dr. Bülent Şık Belediye Gazetesi’ne değerlendirmelerde bulundu.
Türkiye’deki gıda krizinden en fazla çocuklar etkileniyor. Erken çocukluk dönemi de dahil olmak üzere okul çağındaki çocuklara yönelik beslenme desteği çalışmaları hakkında da tartışmalar var. Öncelikle şunu sormak isterim, beslenme konusunda çocuklar neden daha hassas?
BÜLENT ŞIK: Çocuklar, hayatın ilk birkaç yılını kapsayan dönemde hızlı bir büyüme ve gelişme süreci içindedir. Bu dönem, çocukların en savunmasız ve bir bakım verenin ilgisine muhtaç olduğu dönemdir. Çocukların fizyolojik-metabolik yapıları, yetişkinlerden farklıdır. Örneğin, toksik kimyasal maddeleri zararsız kılma ve vücuttan atma konusunda daha yavaş işleyen bir sistemleri vardır. Bu durum, yetişkinlere kıyasla, toksik maddelerin vücutlarında daha uzun süre kalmasına yol açar. Bağışıklık sistemleri henüz yeterince olgunlaşamadığı için hastalıklara karşı daha savunmasızdırlar. Sinir sistemleri öylesine hızlı bir büyüme ve gelişme dönemindedir ki, her türlü olumsuz etki, örneğin sinir sistemine zarar veren kurşun vb. toksik kimyasal maddelerin oluşturduğu hasar, hayat boyu sürecek kalıcı etkilere yol açar. Yapılan çalışmalar, çocukların olumsuz etkilerden kaçınma ya da bu etkilere uyum sağlama konusundaki sınırlı kapasiteleri nedeniyle yetişkinlere kıyasla gıda krizinden de daha ağır bir şekilde etkilendiklerini gösteriyor.
2021 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de 18 yaş altı yaklaşık 23 milyon çocuk var. 0-4 yaş arasındaki çocukların sayısı da yaklaşık 6 milyon. Türkiye’de nüfusun büyük bölümünü oluşturan çocukların beslenme yetersizliği nedeniyle zihinsel, bedensel, ruhsal açıdan gelişim eksikliği yaşamaması için geliştirilecek ekonomik ve sosyal politikalarda nelere dikkat edilmeli?
BÜLENT ŞIK: Kısa bir yanıt vermenin çok zor olduğu bir soru bu ama elimden geldiğince bazı örnekler üzerinden yanıtlamaya çalışacağım. Çocukların sağlıklı bir çevrede büyümesi gerektiğinden çok sık söz ederiz. Sağlıklı bir çevreyi, bedenimizi çepeçevre saran her şey olarak düşünmeliyiz. Hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımızı etkileyen her şey, o çevreyi oluşturur. Dolayısıyla sağlık açısından sorun oluşturmayan gıdalarla beslenmek, temiz su, temas içinde olduğumuz çevresel koşullar, kirli olmayan hava, iletişim, bakım ve eğitim koşulları gibi sosyal koşullar, kısacası, bizi saran her şey çevreyi oluşturur. Bu çerçeveden baktığımızda, çocukları etkilemesi muhtemel tüm faktörleri dikkate alarak politikalar geliştirmek gerekir. Ülkemizde çocukların eğitim başarısı çok konuşulur. Ortaöğrenim ya da lise düzeyinde girilen çeşitli sınavlardan çocukların aldığı sonuçlar hakkında kimi zaman günlerce süren tartışmalar yapılır. Eğitim sistemi iyileştirilse, okul sayısı ve öğretmen sayısı artırılsa, eğitim müfredatı düzenlense, her şey daha iyi olacak gibi anlatılır. Şüphesiz öyle, yanlış değil bu tip bir tartışma. Ancak bunları tartışırken çocukların nörolojik gelişimine zarar veren toksik kimyasal maddelerin gündem bile olmaması ilginçtir. Tahminler, Türkiye’de 14 yaş altında olan 6.3 milyon çocuğun kan kurşun seviyesinin Dünya Sağlık Örgütü’nün ülkelere bir hedef olarak önerdiği 5 mikrogram seviyesinin üstünde olduğunu gösteriyor. Uzun vadeli amaç, 5 mikrogram seviyesinin de altına inebilmek. Hatta son yıllarda bu hedefin 2.5 ya da 3.5 mikrogramın altına çekilip çekilemeyeceği de tartışılıyor. Ancak şu aşamada 5 mikrogram, geçici olarak kabul edilen bir hedef referans değerdir. Ülkemizde kan kurşun seviyesi 10 mikrogramın üzerinde olan çocuk sayısının 2.2 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bu sayılar bizi alarma geçirmeli. Çocukların kurşuna maruz kalma oranını azaltacak ulusal sağlık programı en kısa sürede uygulamaya konulmalıdır. Kurşun içeren hurda gemi, atık, plastik çöpü vb. ithalatına son verilmelidir. Türkiye, son yıllarda 500-600 bin ton civarında plastik çöpü ithal ediyor. Avrupa’dan 2020 yılında 656.960 ton, 2021 yılında da 518.080 ton plastik çöpü ithal ettik ve Avrupa’nın plastik çöpünü almada birinci olduk. 2021 yılında Avrupa’da atılan her üç çöpten birinin son durağı Türkiye oldu. Ne oldu da, 2016 yılında itibaren Türkiye’nin plastik çöpü ithalatı anormal bir artış gösterdi. En önemli neden şu: AB, 2015 yılında, halk sağlığını, özellikle çocuk sağlığını korumak için plastik ürünlerde bulunan kurşun miktarını düşürme kararı aldı. Bu karar, yüksek miktarda kurşun içeren plastik çöplerinin nasıl bertaraf edileceği meselesini ortaya çıkardı. Kurşun içeren plastik ürünleri bertaraf etmek çok zor. Geri dönüşüme sokmak da işe yaramıyor. Bu nedenle tehlikeli atık kategorisindeki plastik çöpler, Türkiye gibi çevre, halk ve çocuk sağlığını korumaya yönelik önlemlerin çok zayıf olduğu ülkelere gönderiliyor.
AB üyesi ülkelerin kurşun oranı yüksek tehlikeli atık kategorisindeki plastik çöpünü neden alıyoruz sorusuna mantıklı bir yanıt vermek olanaksız. Bir avuç şirket para kazanacak diye milyonlarca çocuğun hayatı tehlikeye atılıyor. Bunu bir suç olarak görüyorum.
Kurşun, çocuklarda nörolojik gelişimi, yani sinir ve beyin gelişimini bozan en önemli toksik maddelerin başında gelir. Çocukların bilişsel yetilerini köreltir, yani akademik başarı açısından onları dezavantajlı bir konuma geriletir. Üstelik, kandaki kurşun düzeyi arttıkça bu gerileme de artar. Çocuklar, öğrenme, muhakeme etme, sorun çözme, dikkat ve konsantre olma gibi akademik başarıda çok önemli olan yetilerde gerileme yaşar. Sadece kurşun değil ki, tarımda kullanılan çok sayıda toksik kimyasal madde, hava kirliliği, çevresel ortamlardan bulaşan toksik maddeler var. Eğitim sorunlarına yönelik tartışmalarda toksik kimyasalların yol açtığı bu tip sorunların büyük bir mesele olarak ele alındığı bir tartışmanın kamuoyunun gündemine girdiğini gördünüz mü? Oysa falanca ya da filanca sayıda çocuğun üniversite giriş sınavında sıfır çektiğini günlerce konuşuruz. Elbette bu da önemli, bu sorunları konuşmayalım demiyorum, ama öncelikle sosyal-ekolojik şartlara bakmak gerekir, önce zemine odaklanmak gerekir diyorum. Çocukların hayatında, fiziksel ve zihinsel sağlığında anne karnında oldukları ve doğum sonrası ilk iki yıl çok önemli. Sonra, beş yaşa ve ergenliğe kadar uzanan dönem önem taşıyor. Bu dönemde çocuklara sağlıklı bir hayat sunabilirsek, sadece onların sağlığını korumakla kalmayız, kamusal fayda da sağlarız.
Toplumsal ya da kamusal fayda konusunda verebileceğiniz somut örnekler var mı?
BÜLENT ŞIK: Ekonomist James Heckman, sosyal faydaya yönelik en yüksek ekonomik getiri oranının, çocukların yaşlarının en küçük olduğu dönemlerde yapılan yatırımlardan geldiğini ifade eder. Bu bağlamda anne karnındaki dönemle 5-6 yaşa kadar uzanan dönemde yapılacak sosyal destek programlarının yaratacağı fayda büyüktür. Heckman tarafından geliştirilen kuram, toplum tarafından çocukların gelişimine ayrılacak kaynaklar bahsinde çok geç kalınmaması gerektiğine dair çarpıcı bir anlayış sağlar. Özellikle dezavantajlı ya da yoksul çocuklara sağlanacak desteğin yaratacağı toplumsal-ekonomik faydaların çok büyük olacağına dikkat çeker. Peki ne sağlar bu tip destek programları? Çocuklarda görülen çeşitli hastalıkların önünü keser, yetişkin yaşta görülen hastalıkların görülme sıklığını azaltır, çocukların akademik başarısını yükseltir. Bütün bunlar sadece bir bireyin, bir çocuğun hayatını iyileştirmekle kalmayacak, toplumsal fayda da sağlayacaktır. Maliyet ya da bütçe meselesinde uzun dönemli faydaya odaklanmak gerekiyor. Dünya Bankası tarafından yayımlanan bir çalışmada, erken çocukluk dönemi programlarına yatırılan her bir liranın zaman içinde 6 ila 17 lira arasında getiri sağladığı belirtiliyor. Çocukların sağlığıyla ilgili meseleleri siyasal bir tercihten ziyade zorunluluk, bütçe imkânlarından ziyade toplumsal fayda üzerinden tartışmak gerekiyor. Bir gıda krizi içinde olduğumuzu, toplumun geniş kesimlerinin sağlıklı beslenme açısından ciddi sorunlar yaşadığını ve bu sorunun daha da derinleşeceğini unutmayalım. Ülkemizin kamusal politikaları, çocukları özne olarak gören bir bakış açısına sahip değil. Bu konuda bütüncül bir anlayışa ihtiyaç var.
BM Dünya Gıda Programı’nın verilerine göre Türkiye’de 5 yaş altı çocukların %1.7’si akut yetersiz beslenme, %6’sı kronik yetersiz beslenme yaşıyor. Gelecek nesilleri de tehdit eden, kamusal bir sorun olan çocuk yoksulluğu ve beslenme krizi neden bütüncül bir anlayışla ele alınmalı?
BÜLENT ŞIK: En önemli neden, çocukların sağlığını ilgilendiren sorunların iç içe geçmiş olması. Örneğin, iklim krizi, yetersiz-sağlıksız beslenme, açlık, çevre kirliliği, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi küresel sorunların tamamından en fazla çocuklar etkileniyor. Sorun alanlarını birbirinden kopuk ya da ayrışık görmemeliyiz. İklim krizinin, yer seviyesindeki ozon da dahil olmak üzere, hava kirleticilerinde artışa yol açarak çocukluk çağı astım hastalığını şiddetlendireceği tahmin ediliyor. Ancak hava kirliliği sadece çocuk sağlığını değil, aynı zamanda gıda üretimini de olumsuz etkiliyor. Hava kirliliği, gıda ürünlerinin verimine ve kalitesine zarar vererek, gıda güvencesi ve güvenliği için risk oluşturur. Hava kirliliği, buğday, soya fasulyesi, patates, pirinç ve mısır gibi ürünlerin verimliliğini düşürücü etki yapar. Bu ürünler, dünya nüfusunun çoğunluğu için temel gıda maddelerini oluşturur, bu ürünlerin yetersizliği durumunda açlığa ve sağlıksız beslenmeye bağlı sorunlar büyüyecektir. Bu sorunlardan en fazla etkilenen kesim de çocuklar olacaktır. Bu sorun alanlarında çocukların birer toplumsal özne olarak ne ölçüde yer aldığı sorusuna olumlu bir yanıt verilebileceğini düşünmüyorum.
Ülkemizdeki kamusal politikalarda (eğitim, sağlık ya da beslenme) çocukların odak noktası olduğunu söylemek olanaksız. Kanaatimce, Türkiye toplumu, çocukların eğitimini, akademik başarısını konuşan ama sağlığını konuşmayan bir toplum. Akademik başarıya yönelik tartışmaların, çocukların sağlığını korumaya ilişkin tartışmaların önüne geçmesi size de çok tuhaf gelmiyor mu? Mevcut politika belgeleri (inceleyebildiğim kadarıyla elbette), yetişkinleri ve yetişkinlerin sorunlarını dikkate alıyor. Elbette bunu önemsiz buluyor değilim, ama çocukları dikkate almayan bir politik programın eksik ve sorunların çözümünde yetersiz olacağına inanıyorum. Bu eksiklik önümüzdeki yıllarda daha da belirgin olacak. Dolayısıyla her alanda çocukları odağına alarak meselelere bakan ve çözümler geliştiren bütüncül kamusal politikalara ihtiyacımız var.
“Çocuklar ve Gıda Güvenliği” adlı bir kitap yazdınız. Gıda güvenliği çalışmalarının odak noktası ne olmalı? Tüm çocuklara iyi bir hayat sunacak toplumsal düzeni oluşturmak mümkün mü?
BÜLENT ŞIK: Mümkün kılmak zorundayız. Bunu bir tercih değil, mecburiyet görmeliyiz. Yetersiz beslenme ve açlık, bireysel olmaktan ziyade kamusal bir sorundur. Gıda güvenliğiyle ilgili sorunlar, toplumsal eşitsizliklerle, siyasal iktidarın kamu refahını tehlikeye atan icraatlarıyla, kamusal çalışmaların zayıf olmasıyla yakından ilişkilidir. Dolayısıyla çocukların sağlıklı beslenmesini sağlamak, gıda güvenliği çalışmalarında çocukları odak noktasına alan bir perspektif geliştirmek, onların sağlığını korumak sadece bireysel değil, toplumsal bir mücadele zeminidir. En ağır sorunlardan biri olan ve gıda güvenliği açısından da tehdit oluşturan iklim krizi sorununu ele alalım. Amerikan Pediatri Akademisi tarafından yayımlanan 2015 tarihli raporda, iklim krizinin insan sağlığı, gıda güvencesi ve güvenliği için tehdit oluşturduğu, çocukların bu tehditlere karşı kırılgan oldukları dile getiriliyor. Sıcaklıkta, yağış düzeninde, deniz seviyesinde ve aşırı hava olaylarında gözlemlenen değişiklikler, insan sağlığının uyum yeteneğini zorluyor. Çocuklar bu değişiklikler karşısında savunmasız. Örneğin, iklim krizine atfedilebilen mevcut küresel hastalıkların yükünün %88’ni hem sanayileşmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde beş yaşından küçük çocukların taşıdığı tahmin ediliyor. Gerek günümüzün şartlarını gerek kötüye gidiş olasılığını dikkate alarak toplumun en hassas kesimlerini, yani çocukları, yaşlıları, hasta insanları ve yoksulları nasıl koruruz sorusuna yanıt bulmak zorundayız. Aksi durumda, toplum olma vasfını kaybederiz. Çaresizliği değil, umudu ve dayanışmayı büyütmeyi önemsiyorum. Toplumsal hayatta iyi işleyen, sağlıklı beslenmeyi herkes için mümkün kılan, tüm çocuklara iyi bir hayat sunan düzeni oluşturmak olanaklıdır. Örneğin, agroekolojik yöntemlere ağırlık vererek çevre kirliliğinde tarımın payını küçültmek, toprağı, yaban hayatı ve sulak alanları korumak, gıdalardaki toksik kimyasal madde yükünü azaltmak mümkündür. Ama agroekolojik tarım konuşulmuyor bile. Çözümlerin önünü tıkayan ya da ortada olmayan şey, siyasal iradedir.
Çocukların yaşadığı beslenme sorununun etkilerini azaltmak, çocukların eğitim hayatından uzaklaşmamasını sağlamak için yerel yönetimler sizce hangi inisiyatifleri üstlenmeli? Yerel yönetimlerin beslenme desteği çalışmaları nasıl planlanmalı?
BÜLENT ŞIK: Karşı karşıya olduğumuz sorunlar sadece yerel yönetimleri ilgilendirmiyor elbette. Tarım ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bu meselelerin doğrudan muhatabıdır. Siyasal iktidar, sorunlardaki payını ve çözüm önerilerini dikkate almadığı için çözüm imkânlarını yerel yönetimler üzerinden konuşmaya mecbur kalıyoruz. Yerel yönetimlerin ihtiyaç sahibi aileleri belirlemesi ve destek programı sunması gerekiyor. Bu konuda çeşitli faaliyetler yürüten çok sayıda belediye olduğunu da biliyorum.
“Daha kapsamlı ve kamusal bir çözüm için neler yapmalıyız?” sorusuna benim tek başıma yanıt vermem olanaksız, bu, disiplinlerarası bir mesele. Bu konuları daha önce Bianet’teki yazılarımda dile getirmiştim. Kendi birikimim çerçevesinde o yazılarımda dile getirdiğim bazı çözüm önerilerimi bir kez daha aktarmak istiyorum.
• Agroekolojik yöntem başta olmak üzere tarımsal üretimde toksik kimyasal kullanımını azaltan her türlü teknik ve yöntem, kamusal bir programla ülke genelinde yürürlüğe konmalı.
• Ülke genelinde toprağın organik yapısını iyileştirecek, biyolojik çeşitliliğini artıracak bir rehabilitasyon programı uygulanmalı.
• Gıda üretimi ihracat odaklı değil, ürün çeşitliliğini sağlayacak şekilde iç tüketimde yeterlilik dikkate alınarak planlanmalı.
• Su varlıklarındaki toksik kimyasal madde kirliliği dikkatle izlenmeli ve kontrol altına alınmalı. Suya bulaşması muhtemel tüm etkenler izleme programlarında yer almalı.
• Hassas su varlıklarının çevresinde koruyucu kuşaklar-bölgeler oluşturulmalı.
• Hava kirliliği kontrol altına alınmalı.
• Çocukların toksik kimyasal maddelerden kaynaklanan sorunlara karşı hassasiyeti yaş küçüldükçe artar. En hassas oldukları dönem, anne karnında geçirdikleri dönemle doğum sonrasındaki ilk iki yaştır. Bu dönemde tüketilen gıdaların, gıda güvenliği çalışmalarının odak noktasında yer alması gerekiyor. Örneğin, su, devam sütleri, bebek mamaları, bebek gıdaları, çiğ tüketilen meyve ve sebze gibi ürünlerin çok katı bir şekilde kontrol edilmesi ve izleme faaliyetlerine tabi tutulması gerekiyor.
• Çocuk sağlığı için tehdit oluşturabilen bitkisel ya da doğal ürünlerin ve gıda takviyelerinin toksik kimyasal madde kalıntıları açısından kontrol edilmesi gerekli.
• Abur cubur kategorisinde yer alan yiyecekler, alkolsüz içecekler, çocukların tükettiği süt ve sütten mamul ürünlere ilave şeker katılmasına son verilmeli.
• Çocukların bünyesinde kurşun, PFAS gibi çevresel kirleticilerin kalıntılarını izlemeye yönelik bir sağlık programı yürürlüğe konmalı.
• Okullar ve aile sağlığı merkezlerinde çocuk sağlığı, beslenme ve gıda güvenliği konularında eğitici, öğretici çalışmalar yapılmasına yönelik bir program oluşturulmalı.
• Millî Eğitim Bakanlığı’nın il ve ilçe müdürlükleri bünyesinde oluşturulacak merkezî yemekhanelerde okul çocuklarına günde bir öğün ücretsiz sunulmalı (Bakınız: Link1, Link2, Link3, Link4). Öğünler, yerel ölçekte ekolojik tarımla üretilen gıda maddeleriyle hazırlanmalı.
• Sektörler ve kurumlar arasında çocuklarla ve çocuklar için çalışmayı koordine etmek, çocuk dostu politikaları yürürlüğe koymak için elverişli bir ortam yaratmak, tüm politikaların çocuklar üzerindeki etkisini değerlendirmek için üst düzey ve kapsayıcı tek bir mekanizma ya da organizasyon oluşturulmalı.
• Çocukların endişelerini ve fikirlerini paylaşmaları, sağlıklı bir gelecek ve gezegen hakkı talep etmeleri için okullarda, yerel yönetimlerde ve sivil toplum kuruluşlarında platformlar oluşturulmalı.
• Toplumdaki en yoksul kesimlere ve çocukların refahına yönelik bütçe tahsislerini izlemek için bir sistem oluşturulmalı.
Dr. BÜLENT ŞIK KİMDİR?
Çevre dostu analiz yöntemleri üzerine doktora yaptı. Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesindeki laboratuvarlarda çalıştı. 2009 yılında akademisyen olarak Akdeniz Üniversitesi’ne geçti, Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nde çalıştı. Gıda güvencesi ve gıda güvenliği üzerine araştırmalar yaptı. 22 Kasım 2016’da çıkarılan 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’ndeki öğretim üyeliği görevinden ihraç edildi. Türk Toraks Derneği Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü, Türk Tabipleri Birliği Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü, Vefik Kitapçıgil Kamu Hizmeti Ödülü ve Halkevleri “Hakikatın Peşinde” Ödülü’ne layık görüldü. “Mutfaktaki Kimyacı”, “Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler” ve “Çocuklar ve Gıda Güvenliği” adlı üç kitabı bulunuyor.